Ana Sayfa Künye Sitene Ekle
Kullanıcı Adı : Şifre : Şifremi Unuttum Yeni Üyelik
Ana Sayfa Foto Galeri Video Galeri Tüm Yazarlar
Yeni Diyanet Ä°ÅŸleri BÅŸk. Of'lu
Of Uğurludan Prof.Dr.Emin Aşıkkutlu Diyanet İşleri Başkanı oldu.
Dün akÅŸam CumhurbaÅŸkanı RT. ErdoÄŸan ile bir saat süren sürpriz bir görüÅŸme yapan Diyanet iÅŸleri baÅŸkanı Mehmet Görmez'in yeni kabineyle birlikte görevi bırakmasının ardından yeni Diyanet iÅŸleri BaÅŸkanı belli oldu.
 
Karadeniz Teknik Üniversitesi Ä°lahiyat Fakültesi Dekanı ve KTÜ Rektör Yardımcısı olan  Prof.Dr.Emin Aşıkkutlu Diyanet Ä°ÅŸleri BaÅŸkanı oldu.
 
 
Yeni Diyanet İşleri Başkanı Of Uğurludan Prof.Dr.Emin Aşıkkutlu kimdir?
 
Daha Öncede KTÜ Ä°lahiyat Fakültesi dekanlığı görevini deruhte etmiÅŸ olan Prof.Emin Aşıkkutlu; Samsun yöresinde Kuran hizmetleriyle meÅŸhur olan Reis-ul Kurra Mehmet RüÅŸtü Aşıkkutlu'nun torunudur. 
Anne tarafından da Mahmut Ustaosmanoğlu'nun torunudur.
 
HemÅŸerimize yeni görevi hayırlı olsun, Aşıkkutlu adına layık hayırlı görevler yaparak, Diyaneti islamın özüne uygun bir kurum haline getirmesinde Rabbim kendisinin yardımcısı oldun, Muvaffak eylesin.
--
Reisü’l-Kurra Mehmet RüÅŸtü Aşıkkutlu Hoca Efendi Kimdir?
(1901-1980)
 
Allah Tealâ “seçkin kulları”(1) vasıtasıyla insanları Ä°slâm’a davet etti, cenneti gösterip müjdeledi, azabı hatırlatıp uyardı. Bu “seçkin kullar” silsilesinin son halkası olan Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) de, peygamber selefleri gibi insanların önüne geçip onlara cennetin ufuklarını gösterdi. YaÅŸayan ve yaÅŸayacak insanların gözlerine ve gönüllerine hitap eden bir “üsve-i hasene/en güzel örnek” olarak vazifesini kâmil manada ifa etti.
 
Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) aydınlattığı ufku zaman zaman kara bulutlar kapladı. Fakat en “seçkin kulun” ümmetine dahil olma bahtiyarlığına eren “Kitab’ın vârisi bazı seçkin kullar”(2) , bu kara bulutlar arasından cennete uzanan yolda gerektiÄŸinde canları ve malları pahasına birer kandil oldular. Ebû Hanife, Malik, Åžafiî ve Ahmed b. Hanebel (rahimehumullah) gibi ilmiyle âmil imamlar, ilimleri yanında diÄŸergam duruÅŸlarıyla Hz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve selem)’e vâris, bu ümmete selef olmanın gereÄŸini yerine getirdiler; Saf ve berrak haliyle Ä°slâmî düÅŸüncenin tabii mecrasında akıp gitmesine öncü oldular. MeÅŸÅŸâî ve Batinî hareketlerin zihinleri bulandırdığı bir zamanda mevcut ilmî ve fikrî problemleri çözerek Ä°slamî düÅŸünceyi tasalluttan kurtaran Ä°mam Gazzalî de bu “seçkin kullar” kervanına katıldı. Bu gerçek, kendisine verilen “Huccetü’l-Ä°slam” payesiyle de tevsik edildi.
Dinî deÄŸerlerin hayattan tecrit edilmeye çalışıldığı, bu çerçevede Ä°slamî ilimlerle meÅŸgul olanların aÅŸağılandığı bir devirde ise Ä°mam Rabbânî hazretleri zuhur etti. O, “ortada sahipsiz kalan ÅŸu ÅŸer’î ilimlere sahip çıkın” çaÄŸrısı ile müslümanlar üzerinde o derece etkili oldu ki, Ä°slamî ilimleri tahsil etmeye yönelen nesiller, kısa zamanda ilimde yükselmekle kalmayıp kurulu düzenleri Ä°slam’a göre yeniden ÅŸekillendirmede de rehberlik görevi yaptılar.
 
Kısaca, Ä°slâm’a yönelen tehditler hangi noktalarda yoÄŸunlaÅŸmışsa Allah Teâlâ kendi izniyle hayırda yarışan “seçkin kullarını” bu tehditleri etkisiz hale getirip ortadan kaldıracak vasıflarla donatarak herbirine farklı bir hizmet alanı nasip etti.
 
BilindiÄŸi gibi, yirminci yüzyılın ilk çeyreÄŸinden itibaren Ä°slamî ilimlerin öÄŸrenimi ve öÄŸretimine karşı takınılan olumsuz tavır, zaman içinde Kur’an’ı öÄŸrenme ve öÄŸretme faaliyetlerine getirilen ciddî kısıtlamalarla o derece dayanılmaz bir hal aldı ki, baskıcı ve dayatmacı icraatlar, milleti çocuklarına Kur’an öÄŸretebilmek için ahırları medrese olarak kullanmaya mecbur etti. “Allah” demenin neredeyse suç sayıldığı, Kur’an-ı Kerim okutanların takiplerle, baskılarla hatta hapislerle yıldırılmak istendiÄŸi böyle bir dönemde, millet dinî eÄŸitimden o derece yoksun kaldı ki, insanlar ölen bir yakınını defnedebilmek için “Subhaneke”yi doÄŸru-dürüst okuyabilecek imam bulamaz hale geldi. Ä°ÅŸte böyle bir ortamda Allah Tealâ, Of’un UÄŸurlu (eski ismiyle Çıfaruksa) beldesinde Kur’an-ı Kerim’i bütün kırâat vecihleriyle bilen, okuyan ve bu milletin istekli çocuklarına da öÄŸretip okutan bir âlim kulunu “Kur’an ve ilim hâdimi” seçti, yeniden umutların yeÅŸermesine vesile kıldı.
 
Kur’an hizmeti için seçilen bu ”nasipli” beldenin bir daÄŸ köyü olması, Allah Resûlü’ne ilk vahyin Hira dağında gelip Ä°slam nurunun bu daÄŸdan dünyayı aydınlatmaya baÅŸlaması ile kıyas edildiÄŸinde, hizmete farklı bir anlam kazandırmaktadır. Ä°slamî ilimlerde adeta bir fetretin yaÅŸandığı bu dönemde UÄŸurlu bir Kur’an-ı Kerîm eÄŸitim-öÄŸretim üssü oldu. Civar bölge ve beldelerden Mekke’ye gelip Ä°slâm’ı ve Kur’an’ı öÄŸrenenler gibi Anadolu’nun muhtelif yerlerinden yola çıkan Kur’an ve ilim aşığı talebeler de Of’un yollarını tuttular, UÄŸurlu’ya koÅŸtular ve merhum üstad Mehmet RüÅŸtü Aşıkkutlu’nun rahle-i tedrisinde halka halka oldular, Kur’anî ilimleri tahsil ettiler
 
Ä°lmî Nesebi
 
EÄŸitimde aslolan ilmin müÅŸâfehe yoluyla yani alimlerden bizzat iÅŸitilerek alınmasıdır. Aksi takdirde ilim -belki bazı konularda bilgi sahibi olmalarına raÄŸmen- “zarûriyyât-ı diniyye”den habersiz, ilmî emanet ve ehliyetten yoksun insanların elinde oyuncak olur. Böylece yarım hoca diye tabir edilebilecek kimseler, insanların dimaÄŸlarına ilim diye cehaleti zerk ederler. Bu nedenle, tıpkı insanların nesebleriyle bilindiÄŸi ve neseblerin meÅŸruiyeti “nikah”la korunduÄŸu gibi, ilimde de neseb sistemi vardır ve meÅŸruiyeti “icazet” ile kayıt altına alınır. Bir hocanın muciz (icazet veren) olabilmesi için mücâz (icazet almış) olması gerekir. Hele bu ilmin konusu Kur’an-ı Kerim olursa icazetin önemi daha da artar. Çünkü Kur’an, tilâvetiyle ibadet olunan “vahy-i metlüvv” bir kitaptır ve anlamı bozulacak ÅŸekilde okunması ibadeti ifsad eder. Bu ise insanı, yaratılışının gereÄŸini hakkıyla ifa etmekten alıkoyar. Bu nedenle eski âlimlerimiz, “la te’huzi’l-Kur’an min mushafiyyin” (Kur’an’ı kendiliÄŸinden öÄŸrenenlerden almayınız.) buyurmuÅŸlardır.
 
Hal Tercemesi
 
Hocamız, 1901 yılında Of’un UÄŸurlu Beldesinde dünyaya geldi. Ä°lk tahsilini, 40 yıl dönemin Maarif Vekâleti (Milli EÄŸitim Bakanlığı) bünyesinde öÄŸretmen olarak hizmet veren babası Ahmet Cemaleddin Efendi’den yaptı. Hafızlığını köyünde yaptıktan sonra, Arapça ve Ä°slamî ilimler tahsilinin önemli bir bölümünü yine köyünde, yörenin meÅŸhur âlimlerinden Çalıkzade Tahir Efendi (v. 1924), Kâsımzâde Hasan Efendi ve Ä°stanbul Dârulfünûn dersiâmlarından “Çalekli Hacı Dursun Efendi” diye bilinen Dursun Feyzî Güven’den (v. 1977) yaptı. Vârisler arasında mal taksimini ve verâset intikalini konu edinen Ferâiz Ä°lmi’ni UÄŸurlu’da otuz yıl müderrislik yapan Paçanlı Bakkalzâde Ä°smail Efendi’den öÄŸrenip icazet aldı. Ä°mtihanla köyündeki Dâru’l-Hilâfe medresesinin dördüncü sınıfına kaydoldu. Altıncı sınıftayken Tevhid-i Tedrisat kanunuyla birlikte medreseler laÄŸvedilince, yarıda kalan tahsilini yukarıda mezkür Dursun Efendi’den özel olarak Tefsir, Hadis, Fıkıh, Akâid, Kelâm ve Meânî gibi dersleri okuyarak ikmal etti.
 
Merhum Üstad 1930 yılında Ä°stanbul’a giderek Sirozlu Hacı Hafız Ahmed Åžükrü (v. 1932) ve bu zatın “kesik bacaklı” lakabıyla tanınan yeÄŸeni Hafız Ä°smail Hakkı Bayri (v. 1972) ile Varnalıhocazâde Hafız Ahmed Hamdi hocaefendilerden AÅŸere-Takrib ve Tayyibe ilimlerini okuyup icazet aldı. 1932 yılında Of’a, köyüne döndü ve Of müftülüÄŸünün ÅŸifahi izni ile Kur’an tedrisatına baÅŸladı. Bu izin, 1936 yılında dönemin Diyanet Ä°ÅŸleri BaÅŸkanı Rıfat Börekçi imzasını taşıyan bir belgeyle resmiyet kazandı. Bu belgeye dayanılarak açılan Kur’an kursunda talim, tashîh-i hurûf ve mehâric dersleri verdi, çok sayıda hâfız yetiÅŸtirdi. Bunlar arasında durumu müsait, istekli ve kabiliyetli olanlara AÅŸere-Takrib ve Tayyibe dersleri okuttu. Bununla da yetinmeyip Tefsir, Hadis, Fıkıh, Akâid gibi “âli” ilimler ile Sarf-Nahiv gibi âlet ilimlerine dair ders halkları oluÅŸturdu. Ayrıca, Ferâiz Ä°lmi’ne derin vukufiyetinden dolayı bu alanda haklı bir ÅŸöhret kazandı. Bu durum, özellikle 1950’li yıllarda yapılan müftülük ve vaizlik sınavlarında Ferâiz konusunda çokça soru sorulması sebebiyle bu alanda vazife yapmak isteyen birçok adayın yine onun rahle-i tedrisinden geçmesine vesile oldu.
 
DiÄŸer taraftan merhum Aşıkkutlu hocamız on yıllarca Of’ta vaaz ve irÅŸad hizmetinde bulundu.1941 yılında Ahmet Hamdi Akseki imzasını taşıyan bir yazıyla atandığı Of vaizliÄŸi görevine 1976 yılında bu görevden emekliye ayrılmasına kadar devam etti.
 
Merhum Aşıkkutlu, Diyanet Ä°ÅŸleri BaÅŸkanlığı tarafından 1968 yılında Türkiye’de ilk defa açılan AÅŸere-Takrib ve Tayyibe Ä°htisas Kursu’nu kendi gayretleri ve köylüsünün katkılarıyla UÄŸurlu’da baÅŸarıyla gerçekleÅŸtirdi. 1974-1975 yıllarında Ankara’da, 1976-1979 yılları arasında Ä°stanbul Haseki EÄŸitim Merkezi’nde açılan benzer ihtisas kurslarında AÅŸere-Takrîb ve Tayyibe dersleri okuttu. Ömrünün sonuna kadar Ä°slâm ve Kur’an hizmetine devam etmeye azmeden üstadımız, Ä°stanbul-Haseki’deki Kırâat ihtisas kursunda yeni bir dönemin hazırlıkları ile meÅŸgul iken 28 AÄŸustos 1980 PerÅŸembe günü tedavi maksadıyla Trabzon’dan Ä°stanbul’a götürülürken uçakta rahmet-i rahmana kavuÅŸtu. Allah rahmet eylesin.
Merhum Aşıkkutlu, baÅŸta Kırâat ilmi olmak üzere -okuttuÄŸu- gerek âlet ilimlerin gerekse âli ilimlerin icâzetini zamanının ehil hocalarından almış “mücâz” bir üstad idi. Bu icazet yetkisine dayanarak sayısı binlerle ifade edilen talebelerinden hak edenlere derecelerine göre kurs diploması veya icâzetnâme vermiÅŸtir. Özellikle Kur’an kırâatinde mahir olan bu diplomalı veya icâzetli talebeler, Kur’an okuma ve okutmada ciddî sıkıntı yaÅŸandığı dönemde ve sonrasında tilâvetin hakkını vererek güzel Kur’an okuyan birer “fem-i muhsin” hocalar olarak ülkenin dört bir tarafında sessiz sedasız büyük hizmetler ifa ettiler; Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve selem)’den asrımıza kadar devam eden Kur’an kırâatini doÄŸru bir ÅŸekilde hafızalara nakÅŸederek günümüze taşıdılar.
 
Ä°lmî Veraseti
 
Cenab-ı Hakk “seçtiÄŸi kullarını Kitab’a (Kur’an’a) varis kıldı.”(3) Hayırda yarışan bu kullar, ömür boyu Kur’an’a nasıl daha iyi hizmet edebiliriz, mücadelesi içinde oldular. Bunu yaparken de bütün bir insanlığa Kur’an’ı öÄŸretmekle memur kılınan Allah Resulü’nü kılavuz edindiler, O’nun talim ve terbiye usulü neyi, nasıl gerektiriyorsa, onu benimseyip tatbik ettiler.
Hz. AiÅŸe’ye (radıyallahu anha) Efendimiz’in ahlâkı sorulduÄŸunda; “Onun ahlâkı Kur’an’dı.” buyurmuÅŸtu. Allah Tealâ’nın Kur’an’a dolayısıyla da Sünnet’e varis kıldığı o ulu hocaların ahlâkının da Kur’an’a uygun olması gerekirdi. Çünkü onlardan, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve selem)’in siretinde “fena” olup ondaki güzel vasıflarda “beka” bulmaları beklenirdi. Merhum Aşıkkutlu hocamızın hayatına bakıldığında da, gerçekten onun Kur’an’la bütünleÅŸtiÄŸi ve Allah Teala’nın Kur’an’a varis kıldığı kullar arasında olmayı hakettiÄŸi görülmektedir. Burada merhum Aşıkkutlu’nun Allah Resulü’nün eÄŸitici ve öÄŸretici vasıflarıyla nasıl bütünleÅŸtiÄŸini, bu bütünleÅŸmenin neticesinde ne derece Hz. Peygamber (aleyhisselam)’e varis olmayı hakettiÄŸini 1952 yılından 1960’a kadar yanında kalmış bir talebesi olan Kamil Åženocak Hocaefendi ile ilgili bazı hatıralardan hareketle tesbit etmeye çalışacağız.(4)
Talebeleriyle Münasebeti ve Onlar Üzerindeki Etkisi
 
Malümdur ki, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve selem) Suffe’deki ilim aşıklarını yakından takip eder, bazen akÅŸam yemeklerinde onları ashab arasında taksim eder, geriye kalanları ise bizzat kendisi alıp evine götürürdü.
 
Benzer bir durum UÄŸurlu’da da vardı. Çünkü Merhum Üstad’ın talebeyle münasebeti bu sünnete muvafıktı. Köyde yatakhanesi, yemekhanesi olan düzenli bir kurs yoktu. Zaten o yıllarda böyle bir kurs tesis etmeye ne ÅŸartlar ne de imkanlar müsaitti. Fakat bu durum öÄŸrenciler için çok da önemli deÄŸildi. Çünkü Üstad’ın onlara karşı yakın alâkası, sıkıntılarıyla bizzat ilgilenmesi, uzaktan gelenlerin memleket hasretini onlarla ÅŸakalaÅŸarak gidermesi öÄŸrencilerin zor ÅŸartlarda rahat etmelerini temin ederdi.
Hocaefendi, okumaya gelen talebelere, barınmaları için öncelikle kendi evini açardı. ÖÄŸrenci sayısı fazla olduÄŸundan ev yeterli olmaz, gelenlerin önemli bir kısmı köydeki boÅŸ ev ve odalarda veya durumu müsait olan ailelerin yanlarında kalırlardı. Hocaefendi imkanı nisbetinde buralardaki talebelerin iaÅŸe ve ibatesine bizzat yardımcı olurdu. Evinde ekmek ve yemek piÅŸirir, talebeye meccanen ikram ederdi
 
1940’lı yıllarda yaÅŸanan kıtlık döneminde, ekmek yapmak için un bulmak güç hale gelince millet, mısırı koçanı ile birlikte öÄŸütür öyle ekmek yapardı. Hocaefendi bu zor ÅŸartlar altında bile ekmeÄŸini talebeleriyle paylaÅŸmaktan asla kaçınmazdı.
 
Bu kıtlık zamanında bir gün bir talebe medreseye bir kilometre kadar uzaklıkta bulunan Hocaefendi’nin evine ekmek almak için gider. EkmeÄŸi alıp evden çıkarken mahalle sakinlerinden birisi kapıdan içeri girer ve Hocaefendi’ye; “Hocaefendi! Kendi köyünün çocukları aç dururken bu ekmeÄŸi öÄŸrencilere nasıl verirsin.” der. Bunun üzerine Hocaefendi, hanımı AyÅŸe Anne’ye çuvalda kalan unu gelen kiÅŸiye vermesini söyler. Fakat hanımı, kıtlık sebebiyle bu emri yerine getirmede isteksiz davranır. Hocaefendi ikinci defa çuvaldaki unu vermesini söyler. Bunun üzerine AyÅŸe Anne Hocaefendi’nin talebini yerine getirir. Köylü aldığı unla evden ayrılmamıştı ki, kapıdan içeriye elinde zarf olan birisi girer. Hocaefendi zarfı açar bakar ki, köye bir saat kadar mesafedeki TaÅŸhanpazarı nahiyesinden bir esnaf, ÅŸu notu göndermiÅŸtir: “Hocaefendi, Bafra’dan zati alinize bir çuval un geldi.
 
Yed-i emin birisini gönderin de çuvalı gelsin alsın.” Hocaefendi bu kez hanımına döner ve “EÄŸer o unu verirken zorlanmasaydın, belki de iki çuval un gelecekti” der.
 
Ä°ÅŸte Allah (azze ve celle), merhum hocamızın Kur’an’a ve Ä°slâm’a hizmetteki ihlâs ve samimiyeti sebebiyle Of’un dağında Kur’anî ilimler tahsil eden talebeleri yemeksiz, ekmeksiz bırakmadı. Zor ÅŸartlarda Kur’an okuyanları koruyup, muhtaç oldukları aşı-ekmeÄŸi çeÅŸitli vesilelerle onlara ihsan etti.
 
Merhum üstadımızın öÄŸrencileri, ondan gördükleri bu sıcak ilgi ve sevgiden dolayı, olumsuz bir durum sebebiyle Hocaefendi’nin huzuruna çıkmaktan büyük hicap duyar ve ÅŸiddetle kaçınırdı. Öyle ki, oyun oynarken bile onunla karşı karşıya gelmeyi mahcubiyet sebebi sayar, bu nedenle oyun mahalline onun geliÅŸini haber vermek üzere nöbetçi dikerlerdi. O ise, öÄŸrencilerin yaÅŸları veya öÄŸrencilik gereÄŸi yaptıkları hata ve yaramazlıkları anlayışla karşılardı. Bununla birlikte talebeler içinde zaman zaman çok tembellik yapıp dersini ihmal eden veya ciddî yaramazlıklar yapanları ikaz ederdi. Uyarılan öÄŸrenciler aynı ÅŸeyleri tekrar yapınca yine ikazda bulunur, bütün bunlara raÄŸmen talebe tembellik ve yaramazlıkta ısrar ederse, asla onu dövmez, fakat ona, “Sen memleketine dön; sana bu kadar okumak yeter. Ailenin iÅŸlerine yardım edersin veya baban seni baÅŸka bir mesleÄŸe versin. Senin yerine de baÅŸka bir öÄŸrenci alalım.” derdi. Mecbur edildiÄŸinde ise sözlü hafif azarlamalarla yetinirdi. Bu tür ikazlar öÄŸrenci için dayaktan çok daha tesirli olurdu. ÖÄŸrenciyi geri gönderirken dahi ona lütufkâr davranır; böylece onun içinde hocasının ÅŸahsında hocalara, dolayısıyla da dine karşı oluÅŸabilecek muhtemel kin ve nefretin önüne geçerdi.
 
Kur’an-ı Kerîm’in Okunması ve Anlaşılmasına VerdiÄŸi Önem
 
Hocaefendi dersle ilgilenirken adeta dünyadan kopar, bütün dikkatini ilme verirdi. Gün boyu okutmakla meÅŸgul olduÄŸu Kur’an, gece rüyalarına da girerdi. Bazen onunla aynı odayı paylaÅŸan Kamil Hocaefendi, Üstad’ın Kur’an’la olan münasebetine dair ÅŸu hatırasını anlatır: “Hocamız gündüz talim üzere okuttuÄŸu ayetleri bazen rüyasında derste okuttuÄŸu gibi okurdu. Mesela bir gece rüyasında ‘Hicr Sûresi’nden on beÅŸ ayet tilâvet etmiÅŸti. Sabah olunca kendisine ‘Hocam! Gece falanca sûreyi okuyordunuz’ dediÄŸimde, mütevazi bir ÅŸekilde ‘Ä°nsan gündüz ne ile meÅŸgul olursa, gece rüyasında da onunla uÄŸraşır.’ demiÅŸti.”
 
Ä°lginçtir ki, merhum Aşıkkutlu’nun bu rüyada okuduÄŸu sahifedeki bir ayette, Cenab-ı Hak ÅŸöyle buyurmaktadır: “Åžüphesiz o zikri (Kur’an’ı) biz indirdik biz! Onun koruyucusu da elbette biziz.”
Kur’an’ın 114 sûre içinden Hicr sûresinin 9. ayetinin okunmasının herhalde bir anlamı vardı. Adeta Üstad Merhum rüyadaki bu tilavetiyle, “acaba bu sıkıntılı günler aşılır mı?” diyen talebelerine, Kur’an’ın Allah Azze ve Celle’nin koruması altında olduÄŸunu ve ezelden ebede kadar korunaklı muhkem bir kale gibi ayakta kalacağını ve sığınanları dalâletten koruyacağını haykırıyordu.
 
Aşıkkutlu merhum, Kur’an-ı Kerîm’in doÄŸru okunmasına olduÄŸu gibi, anlaşılmasına da ziyadesiyle önem verirdi. AÅŸere-Takrib ve Tayyibe tedrisinin yanı sıra, diÄŸer Ä°slamî dersleri de okuturdu. Kur’an’ı okuyup anlama konusunda derin bir vukûfiyete sahipti. Ä°mam-Hatiplik görevini yürüttüÄŸü UÄŸurlu Merkez Camii’nde, adeti olduÄŸu üzere Cuma günleri Cuma namazından önce hafızlara aÅŸr-ı ÅŸerifler okutur, en son okuyan talebenin tilavet ettiÄŸi ayetleri hiçbir esere bakmadan tefsir eder, onlardan hareketle cemaate va’z u nasihatte bulunurdu.
 
Bir hac yolculuÄŸunda Mekke’de ÅŸöyle bir hadise vuku bulur: Hocaefendi, talebeleri Kamil Åženocak ve Mustafa Kılıç Hocalarla birlikte, Kırâat ilmine dair “Ä°thâf” adlı bir kitabı almak için bir kitapçıya girer. Kitapçıya hangi amaçla geldiklerini söylediÄŸinde adam ÅŸöyle der: “Aradığınız kitab bizde mevcuttur; fiyatı ise 50 riyaldir. Yalnız siz Türkler’e hayret ettiÄŸimi bildirmek isterim. Gelen-giden kırâat kitabı soruyor. Kur’an’ın tilâvetiyle uÄŸraÅŸtığınız kadar niçin tefsiriyle meÅŸgul olmuyorsunuz?”
 
Hocaefendi gayet vakur bir ÅŸekilde:
 
– Efendim! Biz tefsir de okuruz.
 
– O halde açacağım bir sahifeyi tefsir edin de göreyim. Hem tefsir etmede muvaffak olursanız kitapları size 30 riyalden vereceÄŸim.
 
– Peki, aç bakalım.
 
Dükkan sahibinin açtığı yer Âl-i Ä°mran Sûresi’nin ikinci sahifesidir. Muhterem üstad “Ä°nnellezîne keferû len tuÄŸniye anhum…”(6) diye baÅŸlayan sahifeyi okuyup ortasına kadar tefsir eder. Hem öyle ki, tefsir ettiÄŸi her kelimede birkaç mesele izah eder. ÅžaÅŸkınlığını gizleyemeyen kitapçı: “Efendim siz büyük bir âlimsiniz. Üçünüzün kitaplarını da otuzar riyale indirdim. Fakat yanınızdaki talebeleriniz de tefsir edebilirlerse fiyatı daha da indireceÄŸim.” der. Bunun üzerine Kamil Efendi, “zuyyine linnâsi…” diye baÅŸlayan ayeti tefsir eder. Kitapçı, fiyatı 20 riyale indirir. Mustafa Efendi de son ayeti izah edince adam kitapları 10 riyale düÅŸürür. Böylece Hocaefendi ve talebeleri kitapları onar riyal ödeyerek satın alırlar.
 
Sabır ve Tahammülü
 
Merhum Üstad, sakin ve sabırlı bir mizaca sahipti. ÖÄŸrencilere karşı gösterdiÄŸi sabır ve tahammülü baÅŸkalarından da esirgemezdi. Ders esnasında yanına gelip oturan, hatta bazen yatan köylülere hoÅŸgörü ile muamele eder, onların olur olmaz, yerli yersiz itirazlarına kızmadan, sabırla karşılık verirdi.
 
Hocaefendi, kitap bitirme esasına dayalı olan medrese usûlüne göre ders verir, malüm kitapları sırasına göre okuturdu. Bir gün, bu eserler arasında önemli bir yere sahip olan Birgivî’nin Ä°zhar isimli nahiv kitabından “Zeydun kaimun/Zeyd ayaktadır.” örnek cümlesi çerçevesinde mübteda ve haber bahsini anlatırken, zaman zaman yanında oturan ve bu örneÄŸi ezberleyen bir köylü, “Yahu hocam, bu Zeyd hep ayakta mı durur, hiç oturmaz mı” deyince, merhum üstad, “Evet efendi; bizim Zeyd bu meselede hep ayakta durarak vazife görür.” der.(7)
 
Yine merhum Hoceafendi, Haseki’de Kırâat dersi okuttuÄŸu yıllarda bir gün Fatih’te Ä°smailaÄŸa Camii’ne, talebesi Muhterem Mahmut Efendi’yi ziyarete gider. Åžadırvanda rastladığı bir derviÅŸ, Hocaefendi’ye, sakalın fazileti ve nasıl olması gerektiÄŸinden bahseder, sakalının kısa olması hasebiyle de onu azarlar. Hocaefendi bu cahil derviÅŸe kızmak ÅŸöyle dursun onu tasdik eder mahiyette, “Efendi doÄŸru söylüyorsun, sakal dediÄŸin gibi olmalıdır” der. Sonra bu derviÅŸ camiye girer ve Muhterem Mahmut Efendi’nin ders halkasına oturur. Bir müddet sonra merhum üstadın geldiÄŸi Mahmut Efendi’ye haber verilir, hemen ayaÄŸa kalkar, büyük bir hürmetle hocasını karşılar, elini öper ve oturduÄŸu yeri ona takdim eder. Bu duruma hayretle ÅŸahit olan derviÅŸ, Mahmut Efendi’nin karşıladığı, elini öpüp yer verdiÄŸi kiÅŸinin ÅŸadırvanda azarladığı ÅŸahıs olduÄŸunu anlayınca utancından ne yapacağını bilemez. Namazdan sonra Hocaefendi’nin yanına yakalaşır, elini öper ve kendisini affetmesini istirham eder. Merhum üstad bir baba ÅŸefkatiyle, “Efendi, söyledikleriniz doÄŸru idi; sakalım uzun olsa daha iyi olurdu.” diye mukabelede bulur.
 
Hakkında Talebelerinin Şehadeti
 
Merhum Aşıkkutlu hocamız, Peygamber ahlâkını hayatına hakim kılan bir ilim adamıydı. Ömrü boyunca, zor ÅŸartlar altında yılmadan, yıkılmadan Kur’an-ı Kerîm hizmetine devam etti; Allah Teala’nın kitabına varis oldu ve varis olacak binlerce talebe yetiÅŸtirdi. Bu talebelerin her biri, onun nasıl bir alim olduÄŸunun ÅŸahididir. Onların hizmet ve himmeti üstadın kadr ü kıymetine ve manevi makamına iÅŸaret etmektedir.
 
Onun Ä°slâm ve Kur’an uÄŸruna yaptığı hizmetlerin önemine dikkat çeken muhterem Mahmud Efendi, hakkında ÅŸunları söylemektedir: “Biz ona öÄŸrenci olmakla ÅŸereflendiÄŸimizde hafızdık, ama Kur’an-ı Kerîm nasıl okunur, doÄŸru dürüst bilmiyorduk. O yetiÅŸinceye kadar birçok hafız, “ve in yesteÄŸîsû yuÄŸâsû”yü “ve in yesteÄŸîÅŸû yuÄŸâÅŸû” diye, yani “peltek se” harfini “ÅŸin” olarak okurdu. Hafızlar, Kur’an-ı Kerîm’i bihakkın doÄŸru okumayı ondan öÄŸrendi. Onun üzerimizde büyük emeÄŸi vardır.”
 
Muhterem Mahmud Efendi devamla ÅŸöyle demektedir: “Vefatından sonra bir gece onu rüyamda gördüm, başında büyük bir sarık, üzerinde Osmanlı cübbesi vardı. Bu durum beni ziyadesiyle memnun etmiÅŸti. Merhum Hocam, bu kıyafetiyle alakalı olarak, ‘Kur’an-ı Kerîm’e yaptığımız hizmetten dolayı Allah Teâlâ ahirette de bize bu sarığı hediye etti. Burada sarıkla dolaÅŸacaksın, kimse karışamaz.’ dedi.”
 
Bir MüÅŸâhade
 
Merhum Üstad’la altı defa hacca giden Kamil Efendi, hacıların hizmeti dışında kalan zamanlarda üstadla birlikte olmaya gayret ederdi. Böyle bir esnada Hocaefendi, Kamil Efendi’ye beraber tavaf etmek istediÄŸini söyler. Tavaf mahalline inerler ve birlikte tavaf ederler. Hocaefendi’nin bir kolunda rahatsızlık olduÄŸundan dolayı tek başına Haceru’l-Esved’e gitmekte güçlük çeker, bir talebesi ile birlikte orayı ziyaret ederdi. Kamil Efendi Haceru’l-Esved’e doÄŸru üstada yol açmak isterken bir de ne görsün, Haceru’l-Esved’e üç-dört metre kala önleri açılmış, diÄŸer taraflarda ise izdiham devam etmektedir. Üstad yaklaşıp Haceru’l-Esved’i öper, ardından tekrar bölge eski kalabalık haline döner.(8)
 
Vefatı
 
Üstad, 1980 yılının 28 AÄŸustos PerÅŸembe günü Hakk’a yürüdüÄŸünde, geride Ehl-i Kur’an ve ilim sahibi binlerce talebe bırakmıştı. 31 AÄŸustos Pazar günü Of/UÄŸurlu’daki cenaze merasimine eski baÅŸbakanlardan muhterem Necmeddin Erbakan gibi dönemin önemli bazı siyasetçileri de dahil olmak üzere, Türkiye’nin her yanından akın eden on binlerce kiÅŸi iÅŸtirak etti. Cenaze namazını talebesi muhterem Mahmut Efendi kıldırdı. Cenazesi yarım asır civarında görev yaptığı UÄŸurlu Merkez/Büyük Camii avlusuna defnedildi. Allah Tealâ kabrini Kur’an’ın nuruyla pürnûr, mekânını cennet, makamını âlî eylesin. Âmin.
 
Dipnotlar:
1: Neml (27), 59
2: Fâtır (35), 32
3: Fatır (35 ): 32
4: Yazıya katkıda bulunan Merhum Üstad Mehmet RüÅŸtü Aşıkkutlu’nun yeÄŸeni Emin Aşıkkutlu Bey’e teÅŸekkür ederiz.
5: Kur’an, Hicr(15): 9.
6: Âl-i Ä°mran (3): 10-15.
7: Erbabına malumdur ki, bir mesele anlatılırken verilen örnekler genelde aynı ya da birbirine yakın olur ki, bu örnekler kolay ezberlensin, böylece anlatılan mesele rahat anlaşılsın.
8: Benzer durum, baÅŸka talebeleri tarafından da müÅŸahede edilmiÅŸtir.
Etiketler :
karadeniz - teknik - niversitesi - lahiyat - fakltesi - dekan - ve - kt - rektr - yardmcs - olan - - prof - dr - emin - akkutlu - diyanet - leri - bakan - oldu - -
Paylaşım :
Mail Yazdır Yorum Yaz 0 YORUM YAPMAK İSTERMİSİNİZ
23-07-2017 23:25
aaaaaaaaaaa
Cumhurbaşkanı RT. Erdoğan Tarafsız Olacak mı?
Oy Kullan Sonuçlar
Foto Galeri [ Tümü ]
Video Galeri [ Tümü ]
Kim Kimdir
ISTANBUL
 
Destek: Abdullah Gözaydın
Ana Sayfa Hakkımızda İletişim Site Haritası
 
Tüm hakları saklıdır 2012 ®